Salı

Giriş niyetine...

Müzelerde insan eksiği var

Modern sanat merkezlerinin ziyaretçi sayıları da azalma eğilimi gösteriyor.


Dünya müze yöneticileri Salzburg'da bir araya geldi. Toplantıda 'gündem'i müzelerin içeriğinden çok, mali ve idari sorunlar ile uluslararası sermayeyle ilişkiler gibi konular belirledi

BERAL MADRA

SALZBURG - Dünyanın en önemli sanat müzelerinin yöneticileri Salzburg'da biraraya geldi. Beş kıtadan müzeci, sanat tarihçisi ve küratör müzelerin 21. yy'da nasıl bir işlev, içerik ve estetikle donatılacağı üstüne tartıştılar. 23 Mayıs'ta sona eren bir haftalık Salzburg Semineri'ne katılanların çoğu ABD müzelerindendi. Her nedense, 1980'lerden bu yana kurdukları müze ağıyla dünyaya örnek olan Fransa ve Almanya bu seminerde temsil edilmiyordu.

The New York Times'ın sanat eleştirmeni Michael Kimmelman konuşmasında yüksek kültür ve yüksek tüketim arasındaki ilişkilere değindi, büyük müzelerin büyük sanatçılar yanında Armani, Jaqueline Kennedy gibi büyük markaları sergilediklerini belirtti. Tate'in ulusal ve uluslararası programlar müdürü Sandy Nairne'nin 'Tate'in Verdiği Ders: Başarı ve Sürdürülebilirlik Konuları' başlıklı konuşması yeni Tate'in neden kurulduğunu (herhalde eski müzenin içi yapıtla dolup taştığı için) açıkladı ve Thames Dome'unun bütün beklentilere karşın yeni Tate kadar başarılı olmadığının altını çizdi; yani New York'daki duruma göre Londra'da yüksek kültür henüz tüketime yenik düşmemişti. The British Museum işletme müdürü Suzanna Taverne, müzelerin artık devlet parasıyla değil özel sektörün parasıyla ayakta durabildiğini, dolayısıyla sponsorlarla ilişki kurmanın bir meslek durumuna geldiğini açıkladı.

Karlsruhe Sanat ve Medya Merkezi başkanı ve yöneticisi Peter Weibel'ın 'Yeni Medya ve Teknolojilerin Müzelere Etkisi' başlıklı bildirisinde kimi müzecilerin nasıl çağın gerisinde kaldığını dinledik.


Batı dışındakilerin işi zor

Konuşmalar sonrasında 20. yy'ı kolonyalizm, diktatörlük, geri kalmışlıkla geçiren ülkelerin, Avrupa ve ABD müzeleriyle aralarındaki açığı kapatmalarının zor olduğu gibi bir ortak payda çıktı. Seminer, müze içerikleri ve bu içeriklerin oluşturduğu 'tarih görüşü' ile söylemlerden çok yönetim, finans ve kitleyle iletişim konuları üstüne yapılanmıştı. Sonuçta, 21. yy'da müzelerin dünyayı kitlelere nasıl göstereceği üstüne gidilmedi; üstüne gidilmediği için söz konusu sorunlu ülkelerden gelen seminer üyelerine de fazla söz düşmedi.

ABD'li ve Büyük Britanyalı konferansçılar, müzelerinin ziyaretçi yitirme sakıncasıyla karşı karşıya olduğunun hafifçe altını çizdiler, ama çare bulduklarını söyleyemediler. Bütçe, yönetim ve içerik açısından 'özerklik', 'bağımsızlık' koşulu vurgulandı, çokuluslu iş dünyasına çekici gelecek tanıtım yöntemlerinin kullanılması tavsiye edildi ve tüketimle flört etme aklandı.

Bu seminerde uygarlıkların beşiği olan bölgelerdeki eski eser kaçakçılığı, 19. yy'da kurulmuş müzelerin emperyalist içeriklerinin sorgulanması, tarihi yeniden düşünmek, kültürleri yeniden tanımlamak gibi konulara hiç değinilmedi. Bu arada, Batı başkentlerindeki müzelerin kitle ile ilişkisindeki sorunların, toplumların heterojenliğinden kaynaklandığını ve müzelerin sonuçta bir nesne hapishanesine dönüştüğünü belirten iki çıkışım suskunlukla geçiştirildi ve yapısökümcü tartışmanın bu seminere pek uğramayacağı anlaşıldı.


İstanbul'daki yanıt

İstanbul'a dönünce, aylardır gerçekleştirilmesine tanık olduğum 'Aynalarımı İstiyorum' sergisine gittim ve 'işte bu sergi Salzburg Semineri için ilginç olurdu', diye düşündüm. Çok küçük ölçüde bile olsa, Hakan Akçura'nın sergisi gelecekte müzelerin/sanat merkezlerinin nasıl olacağına ilişkin ipuçları veriyor. Tam da Peter Weibel'in belirttiği gibi, bundan böyle 'nesneler' değil, 'iletişimler ve projeler' müze ve sanat merkezlerinin içeriğini oluşturacak.

Akçura ve yaklaşık 200 kişinin oluşturduğu sergi, sanat yapıtını ve içeriğini iletişim aracına dönüştürüyor. Bir yandan içinde neo-fluksus denilebilecek özellikler barındırıyor (başı ve sonu olmayan bir oluşum süreci, diyaloglar, disiplinlerarası geçişler, kendiliğindenlik), bir yandan da sanat üretimini sanal ortama taşıyarak güncel ve geleceğe yönelik bir oluşumu sorguluyor/sorgulatıyor. Sergi durgun ve iletişimsiz bir sanat ortamının kışkırtılması gibi bir gereklilik üstüne temelleniyor ve beklenmedik bir biçimde amacına ulaşıyor; 80 ayrı meslekten kişinin, kendini/ötekini araştırmak, sorgulamak, anlamak üstüne üretime girişmesi, kendini hiç sınamadığı bir alana teslim etmesi... Uzun süredir yaşanmayan deneyimler yaşanıyor, bu sergide.

'Aynalarımı İstiyorum' 30 Haziran'a kadar Dulcinea'da görülebilir. Tel: 0 212 245 10 39


11 Haziran 2001, Radikal

Perşembe

Açık çağrı


ben hakan akçura

bana


şaşıran, üzülen, çarpan, yemek veren, para veren, mekanını sunan, derdini anlatan, karışan, kızan, sinirlenen, kıl olan, modellik eden, tuzak kuran, saldıran, aşık olan, bedenini sunan, maaşımı ödeyen, masaj yapan, yoldaş olan, arkadaş olan, seslenen, dost olan, sevgisini sunan, kazık atan, ihanet eden, çatan, propaganda yapan, nefret büyüten, yazık olduğunu düşünen, şevkat duyan, kırılan, bağıran, fısıldayan, söyleyen, sarılan, inanan, inanmayan, sarkıntılık eden, ödül veren, diploma veren, karne veren, not veren, kopya veren, sataşan, kumpas kuran, evini kiralayan, nesne satan, giysi satan, yiyecek satan, sigara satan, içki satan, bedenini satan, yemek ısmarlayan, içki ısmarlayan, hediye veren, pas veren, şut atan, işkence yapan, zarar veren, acı veren, sonda takan, iğne yapan, serum takan, ilaç veren, küfreden, derdini anlatan, soru soran, cevap veren, kin duyan, tahammül eden, destek olan, psikanaliz yapan, yamanan, acıyan, karşı çıkan, ateş açan, emir veren, büyü yapan...

benimle

olan, sevişen, konuşan, yiyen, içen, aşık atan, kafa bulan, savaşan, dövüşen, dayak yiyen, işkence gören, duvarlara yazı yazan, bildiri dağıtan, dergi çıkaran, eylem yapan, slogan atan, şarkı söyleyen, satranç oynayan, oyun oynayan, paylaşan, sohbet eden, kavga eden, yaratan, çalışan, dolaşan, sokaklarda sürten, gezen, yolculuk eden, suçlanan, yargılanan, eğitim gören, aklanan, yatan, uyuyan, sorgulanan, tutuklanan, hapsedilen, hatırlanan, yaşayan, görülen, yarışan, çatışan, dayanışan, işbirliği yapan, dans eden...


benden

ders alan, kopya alan, resim satın alan, seminer dinleyen, sıkılan, sıtkı sıyrılan, kurtulmak isteyen, kurtulan, yana olan, beklentisi olan, bu kadarını beklemeyen, mektup alan, hediye alan, e-mail alan, kitap alan, bir şey çalan, güç alan, söz alan, kaçan, yaka silken, nefret eden, umutlanan, umudunu kesen, vazgeçen, bir talebi olan, hesap soran, azar işiten, dayak yiyen...

benim

annem, kardeşlerim, aşklarım, dostlarım, arkadaşlarım, sevgililerim, yoldaşlarım, akrabalarım, hısımlarım, öğretmenlerim, komşularım, evsahiplerim, okul arkadaşlarım, sınıf arkadaşlarım, iş arkadaşlarım, sokak arkadaşlarım, hücre arkadaşlarım, nezarethane arkadaşlarım, koğuş arkadaşlarım, kışla arkadaşlarım, spor arkadaşlarım, atölye arkadaşlarım, editörlerim, patronlarım, doktorlarım, dişçilerim, psikologlarım, bakkallarım, kasaplarım, manavlarım, postacılarım, garsonlarım, komutanlarım, sorgucularım, işkencecilerim, gardiyanlarım, savcılarım, hakimlerim, rakiplerim, düşmanlarım...

özetle, şu ya da bu nedenle beni tanımış olan tüm insanların, konusu “ben” olan, bana baktıkları, beni içlerinde taşıdıkları yeri işaret eden, belirten, anlatan, yazarak, çizerek ya da “yaparak” oluşturdukları bir sayfa aktarımı bana yollamalarını istiyorum. Bu sayfaları yollayan kişi, kendi kimliğine dair bilgi verebileceği gibi vermeyebilir de... ayrıca isteyen katılımcılar, bana bu sayfa yerine, bir nesne, fotoğraf, kaydedilmiş video görüntü ya da film, kaydedilmiş ses de yollayabilirler. doğum günüm olan 27 kasım 2000 tarihine kadar elime ulaşmasını istediğim bu sayfalar-nesneler, gelme sırasıyla yanyana çerçevelenerek ya da gerektiğince sunuma hazırlanarak, doğum günüme en yakın tarihte sergilenecektir. Bu sayfalara ve nesnelere (hayatımın aynalarına) hiçbir müdahalede bulunmayacağımdan ve ne içerirse içersin onları sergileyeceğimden emin olunmasını isterim. Bana, elden, “hakan akçura, PK ... beyoğlu-istanbul” adresinden, ya da “hakcura@......com” elektronik posta adresinden ulaşabilirsiniz. Sesli mesaj bırakmak isteyenler için 0212 249 ..... numaralı telefon telesekretere bağlanmıştır.

aynalarımı istiyorum

Duyuru

Sanatçı, çağrısı net’te yayınlandığı gün, “hakan akçura’dan bir çağrı: aynalarımı istiyorum” başlıklı bir e-maili, elinde bulunan beş yüz bini aşkın türkçe kullanıcının e-mail adreslerine göndermeye başladı:

“Merhaba,

Aşağıda verdiğim link, sıradışı bir sanat etkinliğine dairdir.

Adı "aynalarımı istiyorum" olan bu sanat etkinliği, yaşantımın on binlerce doğrudan, milyonlarca dolaylı öznesine yönelik bir çağrıdır.

Bu linkin içeriğine dair her "bilgi verici" gelişme (yayına girecek diğer linkler, basılı ilanlar, yapılan söyleşiler vb.) size iletilecektir.

Özü gereği, ulaşabileceği hiçbir özneden uzak kalmamayı hedefleyen bu etkinlik, 500000'i aşkın geçerli e-mail adresine aynı zamanda gönderilen bu mektup ile yolunu açmaya çalışmaktadır.

Yine de sizden, bu mektubu kişisel adres listenizdeki herkese yollamanızı istiyor, diliyorum. (hatta adres listelerinizdeki tüm kişilerin kendi adres listelerine de yollamalarını...)

Ayrıca aşağıdaki linkte yeralan ve çağrımı içeren ilanın, herhangi bir yazılı basın organında yayınlanmasi için elinde güç ve olanak olan herkesten, bu sanat etkinliğinin yolunu daha da açmaya yönelik yardımını bekliyorum.

Ben yola çıktım!..

"Aynalarımı istiyorum":

http://www.superonline.com/sanat/................

Şimdiden sağolun!

Hakan akçura“

İnternetten dayanışma ve destek

“Aynalarını istiyorum” çağrısını yayınlayarak, linkine yer vererek, sanatçıyla söyleşerek, etkinliği haberleyerek dayanışma gösteren, yaygınlaşmasını sağlayan web siteleri:














"Olabilecek her şey kabulüm"



Bu etkinliği gerçekleştirmekteki asıl amacın ne? Yani sıradışı bir sanatsal etkinlik olması dışında, özel amacın?

Bilirsin, sanatçılar "amaç" kelimesini sevmezler pek... Bu benim için de geçerli; ama özellikle "aynalarımı istiyorum"un, belirlenmiş, bende gizli kalan, senden sakındığım bir amacının hiç olmadığı kesin! Amacının ne olduğuna değil, kendisinin ne olduğuna bakılması gereken bir proje bu... Neyi getireceği, neye yolaçacağı, neye dönüşeceğine ilişkin hiçbir "net ya da tasarlanmış" beklentimin olamadığı bir sanat etkinliği. Ne olduğu'na gelince, benim bulunduğum taraftan bakılınca, "yaşantımın tüm öznelerindeki yansımalarım ile yüzleşme" diyebilirim. Gelmeye başlayan "aynalarım"a bakılırsa, öyle görünüyor ki, yanı sıra, yaşantımda bugüne kadar "duyurumda tariflediğim biçimlerde" hiç yeralmamış "yeni öznelerle" yüzleşmeme de dönüşebilir.

Peki projenin sıradışı sanatsal bir etkinlik, yani bir anlamda ilk olması mı ağır basıyor senin için, yoksa -amacına ulaşırsa hayatına bir sekilde girmiş bütün insanların nezdinde- kendinle yüzleşmiş olmak mı?

Bir "ilk" olduğu doğru... Yerkürede, şimdiye kadar birçok sanatçı, yaşantısının şu ya da bu ve genellikle sancılı bir dönemiyle "yüzleşen" işler yaptı. Ama hep kendi yorumladı; kendi yolculuğu olarak sundu. Ne kadar acımasız bir biçimi, yöntemi seçerse seçsin... Ben, 38 yıllık yaşantımın "tümüyle" yüzleşmeyi seçtiğim gibi, bunun "samimi" yolunun benim devre-dışı olmamdan geçtiğine de karar vererek yola çıktım. Ayrımsız "şu ya da bu nedenle beni tanıyan" tüm öznelerimden "onlardaki yansımalarımı/aynalarımı" talep ettim; üstelik, sergilenmek üzere. Onların üzerinde hiçbir müdahalede bulunmayacağıma söz vererek... Tasnif etmeyeceğimi, kendi içlerinde bir hiyerarşi yaratmayacağımı, bunu sağlamak için de "geldikleri sırayla" sergileyeceğimi söyledim...

Bu durum'un yarattığı bir paradoks var: Bana "ondaki yansımamı/aynamı" yollayan herkes, aynı zamanda "binlerce ziyaretçinin" izleyeceği, okuyacağı, seyredeceği bir "sanat nesnesi" yolladığını biliyor, bilecek... Dolayısıyla, benim aynamı, bana olduğu kadar, "ötekilere" yönelik de yollamış olacak... Bu durumun yarattığı gerginliği şimdiden izleyebiliyorum.

Hayır, sen sorunda bir kez daha kullansan da, "amacım" yok. Gelen her şeyle, akan her şeyin yaratacağı durumun takipçisiyim. Olabilecek her şey kabulüm. Buna karşı güçlü olmaya çalışıyorum. Tam da bu "oluş"u istiyorum.

Amaç kelimesine takılma. Bir çıkar veya beklenti içinde olduğunu düşünüyor veya onu bulmaya çalışıyor değilim, sadece böyle bir şeye niye kalkıştığını merak ediyorum; yahut böyle bir etkinliğin aklına nasıl geldiğini nerden çıktığını?..

Bu daha cevap verilebilir bir soru benim için... "Bugün ölsem gam yemem!" dediğim bir noktaya geldim hayatımda. Neden, nasıl; cevabı bende saklı! Benim, en büyük özgürlüklerimizden biri olduğunu düşündüğüm "ölmeyi yeğleyebilmek”ten de uzağım. Çünkü ölümü dost bildiğim bir hayat yolculuğuydu benimki... Yaşantımın "oyalandığım" bir dönemindeyim. Yaşama sevincini yeniden kazanmaya çalıştığım... Buna karşın, "özel yaşamımı tümüyle saldırıya açtığım" bir etkinliğin kıyısında durduğumu farkettim. Belki de tüm aynalarımı kırmak için, hepsine sahip olmam gerekiyordu. Bir arkadaşımın yorumu da böyle: "Kırdığın aynaların kırıkları üzerinden yürümek istiyorsun gelecekte!" Belki... Gerçekten bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, bir yıl, iki yıl, beş yıl önce böyle bir şeye kalkışacak cesaretim asla olmadığı gibi, böyle bir şeye kalkışmayı anlamlı bulacak bir Hakan Akçura da yoktu ortalıkta...

İki büyük kent, iki ilkokul, bir ortaokul, bir lise, üç üniversite (çoğunda sınıf başkanı, kültürel kol başkanı ve öğrenci temsilcisi olduğum), iki cezaevi, 3 ayrı siyasi şube, onlarca koğuş, hücre, gözetimevi, 40'a yakın ev, onlarca işyeri üzerinden aktı yaşantım. On binlerce insan üzerinden bir de, en önemlisi... Bu ilanın 40 bine yakın "doğrudan muhatabı" var ve elimden gelse, gücüm yetse hepsine bu çağrıyı ulaştırmak isterdim.

Ama bir de, "ben gibi" insanların, dört on yılı ben kadar uzun ve yorucu yaşamış insanların sayısının çok fazla olduğu bir ülkede yaşıyorum. Aynalarını çağırabilen benim, aynı zamanda aynalarını çağırabilecek ötekiler olduğunu da biliyor, görüyorum. Yine de bu durum, bu etkinliğin "misyonu" değil!

Çok yaşadım, çok yoruldum, durdum, baktım ve çağırdım, desek!?..

Cevabın gelmeden nedense, gelecek cevapta mistik bir şeyler olacağını tahmin ediyordum. “Mistik” tam da düşündüğüm kelime değil ama buna benzer bir şey... Tasavvufta toprak olmak denen bir süreç var; yani her şeye açık olabilmek her şeyi tamamlamak, örtüyor olabilmek... Bu etkinlik böyle bir anlam da taşıyor sanki... Peki aynalar tamamlandığında, yani verdiğin süre sonunda sadece Net’te mi yayınlanacak? Bununla ilgili çalışmalar yapılıyor mu? Bir de, daha erken ama, gelen tepkiler nasıl? Gelen aynalarda unuttuğun yahut yüzleşme diyebileceğin şeyler var mı? Bir anlamda senin yüzleşmende kendi yüzleşmesini yapan örnekler?..

Gelen "aynalarım" bir galeri ya da sergi salonunda sergilenecek. Bu öncelikle ve her şeyin yanı sıra sergilenmeye yönelik bir sanat etkinliği... Çağrımın vazgeçtiğim ilk biçiminde bu sergiyi yaşgünümde açacağımı yazmıştık. Caydım. Çünkü, ne ne kadar "ayna" geleceğini, ne de hangi biçime, boyuta sahip olacaklarını hiç bilemiyorum. O yüzden, aynalarımın sergisinin nerede ve ne zaman açılacağını, bizzat onların niceliği ve niteliği belirleyecek. Kesin olan şu: Sergi, İstanbul'da açılacak. Net'te değil. Sayfalar çerçevelenecek duvara asılacak, üç boyutlu nesneler gerekirse kaidelerinin üzerinde yeralacak, sesler ayrı ayrı kaydedilip kulaklıklara verilecek ve yazıçözümlerinin yanı sıra ziyaretçiye sunulacak, akan görüntüler de izlenebilmelerini sağlayacak ayrı ekranlara sahip olacak. Bir de, belki en önemlisi, gerekirse multimedya cd'si eşliğinde, tüm sergi bir kitaba dönüşecek.

Gelelim sorunun ikinci bölümünün cevabına...

İki gün içinde 17 aynam geldi. 40'a yakın benimle projeyi tartışıp, kendi kararını belirlemeye çalışan diyalog kuruldu. Yüzlerce destek e-maili geldi. Aynalarımın bir kısmının, öznelerin kendi varoluşlarını benim aynam olarak sunmaları olarak algıladıkları, algılayacakları beklediğim bir şeydi... Bana acımasızca saldıracakların varlığı da... Sıkça "güzelleneceğim" de! Ama hiç bilmediğim "başka hayatların yolculuğuna" ne kadar "dahil" olduğuma dair öğrendiğim ve daha da öğreneceğe benzediğim "bilgiler"... Düşündürücü ve etkileyici benim için!

Bu çağrı şimdilik yüzbinlerce e-mail adresi sahibine gitti. Ama mutlaka gazeteler, dergilerde yayınlanmalı. Bunun yollarını zorluyorum. Ama sözkonusu olan, ilan alanı olunca ve ben de ödeyemeyince yollar çok tıkalı!

Gelenleri sergiden önce görme şansımız var mı?

O şans kimse için yok; bence olmamalı da! Belki çerçeveci, belki matbaacı ustalar bu şansa sahip olacak. Ama onlar, hep kamusal sırların ilk bilicisi ketumlar değil midir hayatımızda?!

Projende etkin olarak çalışan kaç kişi var peki?

Bana tanıtım, duyuru olanakları açmaya çalışan dostlarım ve her zaman, her "yola çıkışımda" akıl danıştıklarım dışında yalnızım!

Bazılarınca medyatik olmakla eleştirildiğini söylemiştin. Bari ben de sorayım: Ayşe Arman gelip ropörtaj yapsın diye mi bu işe kalkıştın?


Herkesin röportaj isteğine açığım. Ayşe kendini anlatmadığında bence giderek daha iyi bir röportajcı oluyor ayrıca, bence... Bir tek Reha Muhtar bunu talep ederse, "canlı yayın" koşulunu dayatırım. Dezenformasyona karşı böyle bir enformasyon fırsatı, her şeyden bağımsız kaçırılmamalı bence çünkü... (Projemle hiç ilgisi olmayan ama bu ülkeyle ve medyanın rezilliği ile çok ilgili olan bir yerden.) Neye yanıt vermeyeceğim de baştan belli... Benim çağrımın içerdiği onlarca kelimenin ardındaki yaşantımın sorgulanması ya da teşhiri asla sözkonusu olamaz. Ama bu çağrımı, duyması gereken herkesin duyması gerekiyor...

Bu süreç, diğer çalışmalarını etkilemeyecek mi? Ayrıca bunca şeye nasıl vakit ayırıyorsun; yoksa, Boris Vian gibi uykuyu hayatından çıkarmayı mı başardın?

Zaman bence, insanın nasıl yaşadığına bağlı olarak, eğilip bükülebilen, çekilip uzatılabilen, katmanlı yaşanabilen bir kavram. Buna cevabım da "bilmiyorum!" Ama oluyor. Bu kış ülkemde iki, yurtdışında 5 sergi açacağım sanırım. Uzun bir aradan sonra atölyemdeyim ve o resimleri yapıyorum bir yandan. "Aynalarımı istiyorum"un tek "avantajı", benim “hiçbir şey yapmayacağım” bir sergi olması... Her bir aynamı okumanın, onları görmenin, onlara dokunmanın sevincini, kıvancı, üzüntüsü, kızgınlığı, düşkırıklığı, şaşkınlığı, öfkesini zamanı kullanmaktan sayıp saymayacağımızı ise bilmiyorum.

Bir de şu var: herkes genelde geçmişinden kaçıyor, sense onu sorgulamayı, onla yüzleşmeyi ve bu yüzleşmeyi hayatına bir şekilde girmiş insanlarla ve bütün bir toplumla (en azından haberdar olacaklarla) yapmayı tercih ettin. Bu, yaşamışlığına duyduğun güvenden mi kaynaklanıyor, cesaretinden mi?

Böyle bir sorunun cevabını bence ben vermemeliyim. İnsanının kendine dair söyleyebileceği sözlerin bir sınırı olmalı. Ne dersin!

Bence sınırdan sözetmesi gereken son kişi sen olmalısın. Ayrıca bu cevaplaman gereken bir soru bence...

Bence hayır. Bu ülke, politikacısından sanatçısına, "kendini güzellemekten gocunmayan" insanların ülkesi olduysa, bu durum, o insanlar "hakkında" gerçeği yetkinlikle yazması, düşünmesi gereken insanların yetersizliği ve tembelliğinden, bazen de yokluğundan oldu.

Emine Nergis Uçak’in sanatçıyla yaptığı söyleşi (İhlas haber ajansı)

"Bana gelen her ayna mutlaka sergilenecek"



Türkiye’de ve belki de dünyada bir ilk olan projen “Aynalarımı İstiyorum” adını taşıyor. Çalışmanın adından başlayarak sohbetimiz ilerlesin istiyorum..

Bu proje, konusunu yaşantımdan alan bir izdüşüm. Aynalar kelimesi ise yansımalarımı istediğim noktada seçtiğim eyleme denk geldiği için seçildi. Yansıma tanımına denk geldiği için seçtim de diyebilirim. Bir anlamda projenin adında paradoksal bir ayna çağırışımı olduğunu da düşünüyorum. Çünkü hayatımın özneleri çağrıya ulaştıklarında bana bir ayna, salt benim onlardaki yansımamı yollamış olmayacaklar. İlanda da açıkladığım karar gereği, bana yolladıkları yansımalar yani “aynaları” hiç tanımadıkları binlerce insanın gözü önünde sergilenecek. Dolayısıyla bunu nasıl yaşayacakları ya da yaşayacağımıza dair bir öngörüm de yok.

İlanı duyurmak için öncelikle gazetelerle ilişki kurduğunu biliyorum. Karşılaştığın sorunlar yüzünden mi vazgeçip Internet'i ilk duyuru aracı olarak kullandın?

Evet. Çünkü gazetelerde destek ilanı yayınlatmanın gerçekçi bir düş olmadığı bana öğretildi. Editörler, yazarlar ya da gazetenin diğer birimleri benimle gönül bağı kurarak desteklerini koysalar da icra heyetleri, reklam müdürleri ilanı yayınlamaktan yana olmadılar. Benim talep ettiğim bu desteğin başka sanatçıların projelerine isteyecekleri yeni isteklere yol açabilir çekincesi, sanırım temel nedendi. Ama nedense, “olmaz, yayınlanamaz” yanıtı hiçbir zaman net olarak verilmedi. Sonuçta ilanı ilan olarak yayınlayamadım ve projeyi İnternet üzerinde duyurmaya karar verdim. İlanı çokça insana ulaştırabilmek için bir veri bankasıyla Türkiye’deki tüm İnternet kullanıcılarına ulaşmaya çalıştım. 50-60 bini aşkın e-mail adresine bu ilanı yolladım. Gönderdiğim her kişiden bu maili kendi adres listesindeki kişilere yollamalarını istedim. Yeni yeni anlıyorum ki net üzerinden hiç ummadığım kadar geniş kitlelere ulaşmışım. Ardından çeşitli sitelerden bana destek olmaları için sayfa vermelerini isteyerek yola devam ettim.

Dilersen projenin konsepti üzerine konuşmaya başlayalım. Etkinlik nasıl bir kurguya sahip?

Öncelikle projeyle ilgili şunu söylemek istiyorum: Bu proje yapısı gereği, ön hazırlığı, amacı ya da beklentisi nedir gibi soruları cevaplayamayacak bir çalışma. Tamamen kurgusuz bir proje çünkü. Kabul edersin ki oldukça sıradışı bir çağrı bu.. Doğal olarak hırpalayıcı bir sürece davet çıkaran bir çağrı. Bir anlamda özel hayatıma saldırıya açmış oluyorum bu davetle. Hayatımda ilk defa bu denli kurgusal olmayan bir projeye kalkışıyorum ve çağırdığım şey hayatımın tüm özneleriyle bir tür yüzleşmeyi beraberinde getiriyor... Bu ne demektir, neyi getirecektir, neye dönüşecektir, nasıl bir sergi olacaktır sorularının cevabı henüz bende de yok. Baştan beri emin olduğum tek nokta şu: Eğer ki hayatımın tüm özneleriyle yüzleşmem söz konusuysa dışarıda kalması gereken tek özne ben olmalıyım. Bu projede benim devre dışı kalmam bu etkinliğin tek samimiyet koşuluydu. Bu yüzden hayatımın öznelerini, yüreklerinde bana dair taşıdıklarını aktaracakları alanda yalnız bırakmam gerekiyordu; yalnız bıraktım.

Aynalarını İsteyen, yansımalarını arayan sana şimdiye kadar ne tür tepkiler, ne çeşit sorular ulaştı?


Nasıl bir şey istediğimi ya da hazırladığı şeyin bana ve bu projeye ne kadar uygun olduğunu tartışmaya kalkan çok kişi oldu. Bana ulaşan öznelerimle konuşmaya şöyle giriyorum “Paylaşmak istediklerini benimle çekinmeden paylaşabilirsin, sormak istediklerini de sor, ama benden asla yorum bekleme” Çünkü bu tümüyle onların yalnız yapacağı bir yolculuk. Bu noktada bana göre diye bir tanım yok. Sadece sana göre diye bir tanım var. İlanda ulaştığım her kişi bana göndereceği aynanın kalabalıklarca görülecek bir sanat nesnesi olacağını biliyor. Bu konuda yaşayacağı bir çatışma varsa bunun çözücüsü de yine kendi olacaktır. İlginç bulduğum başka bir nokta beni hiç tanımadığı halde projeyi anlamak üzere soru soran maillerin gönderilmesi. Bunun dışında 100’e yakın destek e-maili aldım. İlanı cesur bulanlar, kıskandırıcı bulanlar, teşhirci bulanlar, ürkütücü bulanlar, romantik bulanlar, hüzünlü bulanlar oldu.. Güzel olan bu söylenenleri duyduğum insanlardan duymaktan korktuğum kimi tariflerle karşılaşmamamdı. Sözgelimi medyatik bulunsun asla istemiyordum.

Sana yansımalarını ulaştıracak her kişi, diğer bir değişle “aynan” bu etkinlikle projenin bir anlamda ortağı oluyor..

Evet. Etkinliğin önemli bir tarafı bu. Başta bunun bir sanat etkinliği olduğunu belirtirken önemli bir noktayı vurguladığımı sanıyorum.. Olanca samimiyetimle olanca samimi yansımalarımı aradığımı duyuruyorum. Böylelikle Hakan Akçura’yı anlatan nesneyi yaparak sergime katılacak kişiye bir sanat eserini yaratma yetkisini de vermiş oluyorum. Bir yeterlilik ve yapabilirlik durumunu da sunmuş oluyorum yani..

Sana ulaşan “Aynalar” nasıl bir yolla sergiye dahil olacak?

Bana gelen her ayna mutlaka sergilenecek. Bana gönderilen beni anlatan her ayna, her yazı, her çizgi, her ses gönderiliş sırasına göre ve hiçbir sansür görmeden sergideki yerini alacak. Geriye sadece sunum için yapılması gereken çalışmalar kalacak. Sözgelimi bir ses kaydıyla bana ulaşan “ayna” bir kulaklığa bağlı halde sergide gelenlere sunulacağı gibi okumak isteyenler için çözülüp yazılı halde de sergiye dahil olacak. Bana gönderilen çalışma bir kaide üzerine oturtulması gerekiyorsa bir kaidede yer alacak. Böylelikle bana ulaşan aynalar izleyenlere aynı zaman diliminde aynı mekanda ulaşmış olacak. Bütün bunlar yapılırken hiçbir ayna ilk halinden başka bir hale dönüşmeyecek..

Varolan kurgunun içinde sergiye kendinden bir eser (obje, yazı, resim) katmak konusunda bir düşüncen var mı?


Benden tek bir obje ya da tek bir satır yer almayacak sergide. Epey uzun zamandır fikrin kendinin, kavramın kendinin sanat sayıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu etkinlikte konseptin kurucusu olarak, bu yöntemin çizicisi olarak ve bizzat serginin sahibi olarak sergide yeralacağım. Serginin çağrısını yapan, sergiyi sergilenmeye hazır hale getirmek için çalışan ben olduğum halde benden bir satır yazı dahi olmayacak. Ayrıca bu sergiyi bir kitap haline getirmeyi de planlıyorum. O kitapta da bana ulaşan aynalarım dışında benden hiçbir şey yeralmayacak.

20 kadar ayna aldığını biliyorum. Sadece birkaç günlük bir duyuruyla oldukça iyi bir sayı. Merak ettiğim şu: Sana ulaşan aynalar arasında ismini kullanmak istemeyen kişiler var mı?

Elbette var. Herkes bu hakka sahip. İsteyen ismini belirtebileceği gibi göndereceği aynayı kendine dair bilgiler olmadan da gönderebilecek. Hatta yazmak istemeyenler için bir telesekreter 27 kasım’a kadar devrede olacak..

İlan metni nasıl oluştu?

İlan metni ilk halinden yaklaşık altı kez kısaltılarak bu haline getirdim. Hayatımdaki dolaylı ya da dolaysız tüm özneleri tarifleyecek bir toplama ulaşmak istedim. Yazı böylesine bir işe kalkışan bir sanatçının hayatının nerelerde geçmiş olacağına dair fikri, tanıyan ya da tanımayan herkese vermeyi yöneltmeyi de hedefliyor.. Bütün bunları yaparken sansasyonel olmamaya, hissedilmesine çalıştım. Bu nedenledir ki gönderilecek hiçbir aynayı birinden daha az ya da daha çok merak etmememin nedeni samimiyetimdir.

Etkinliğe ulaşacak aynaların son gününün doğum günün olan 27 Kasım’a denk gelmesi tesadüf değil herhalde...


İlanın ilk halinde serginin açılış günü olarak yeralıyordu bu tarih. Bir sergi için mekansal ve zamansal konularla boğuşabilmenin bazı kuralları var. Mekan seçimini yapmak için neyin sergisini açacağımı bilmemin gerektiğini farkettim. Geleceklerin niteliği, boyutu, sayısı ve ne olduğunu bilmek, yeri ve zamanı bilebilmemi sağlayacak. Henüz bu konuda netlik taşımamam nedeniyle başlarda sergi açılışı olarak belirlediğim tarihi son gönderme tarihi olarak değiştirmiş oldum. Böylelikle “aynalar” yaşgünüme kadar bana ulaşacak.

27 Kasım günü eline ulaşan sanat nesnelerinin nitelikleri ya da içerdiği duygusal izdüşümler nedeniyle sergiyi yapmaktan vazgeçebilir misin?

Sanmıyorum. Gerçi hayatta ne olup ne biteceğinin garantisi yok. Böylesine bir çağrıya karar vermek, bunu sonuna kadar götürebileceğime dair bir iç sesin, bir iç duyumun sonucu gelişti. Bunu alt edebileceğime karar vererek yola çıktım. Bu işe kalkışmaktaki isteğimi korusam bile, gelen aynalar arasında başedemeyeceğim bir aynayla karşılaşma ihtimalimin olabileceğini biliyorum. Böylesine bir şey olursa bunun bana dair bir sonucu olsa da sergiye dair olmaz.

Derya Oyanay’ın sanatçıyla yaptığı röportaj (ntvmsnbc.com)

"En korktuğum şey, ayna gelmemesiydi"

Röportajımızı klasik bir boyut kazanan soru ile başlatıyoruz: Hakan Akçura kimdir?

Bir güncel sanatçı. Sonuçta projeden baktığımızda temel eğitimini aldığım sanat disiplini resim olsa bile salt resim yapmayan bir insan. Kısa film çekiyorum, şiir yazıyorum, kitabım yayınlandı. İkincisi yolda...
Güncel sanatı yapan sanatçıların farklı disiplinlerle kontağının olmasını, kendi sanatını, yaratımını, bu sentezden çıkarmasını doğru bulan bir insanım. Bir de çok fazla kurguyu ve oyunu içerse bile kendimden uzak sanat yapmıyorum. Hayatımın içersinde zaten benim merakım olan, ilgim olan, konusu bir biçimde benim günlük yaşantımın içersinde bana dokunan her şeyi sanata dönüştürüyorum. Seçkinci bir sanatçı değilim. Tam tersine her insanın içerisinde eğer kışkırtılırsa, kendileri kışkırtmayı becerirlerse ya da güveni biriktirirlerse ortaya çıkabilecek bir yaratım potansiyeli olduğuna inanıyorum. Benim sanatımla kurdukları diyalog ya da kendilerine yönelik attıkları her adım, kendiliğinden bu yaratımı çağırabilir; hep gördüm bunu..

Ortaya koymuş olduğunuz "Aynalarımı İstiyorum" projenizin belli bir amacı var mıdır ve yahut bir çıkış noktası?

Belirlenmiş bir amacı olmayan bir proje bu. Amaç, beklenti gibi sözcüklerden çok uzak bir proje. Çünkü önden saptanabilecek, görülebilecek şeylerle adım atılamayacak bir proje bence. Çünkü bu sanat etkinliğinin konusu benim. Üstelik benim baktığım yerden değil, hayatımda dolaylı ya da dolaysız bir şekilde yer almış bütün öznelerin baktığı yerden, benim. Benim sınırlandırdığım bir zaman dilimine, bir sürece ilişkin bakışı değil, hayatımın toplamına yönelik bir bakışı çağırdığı, üstelik de baktıkları yerden yollayabilecekleri her şeye kabul cümlesi kurduğum için de, ilginç ama hırpalayıcı bir süreç. Galiba demin sözünü ettiğim günlük hayatımın akışından çok uzak tutmak istemediğim yerden akan sanatımın, yaratımımım imgesiyle, kendi benliğimin artık birleştiği bir yerin sanatı. O yüzden ne getireceğine, ne olacağına bağlı olarak kendi tanımını, kendi ne olduğu bilgisini beraberinde getirebilecek bir etkinlik. Ama şunu söyleyebilirim, bu bir tür yüzleşme, bir tür total yüzleşme. Demek ki bunu çağırmışım hayatımdan. Ama işte "böylesine bir yüzleşmenin sonuçları nedir?" ya da "bu tür bir yüzleşmenin sonuçlarından ne tür bir cümle çıksa ne iyi olur?" diye baştan belirlediğim, baştan kurduğum bir beklentim yok.

Peki böylesi cesaret isteyen bir projenin sonucu veya tepkisi sizi korkutmuyor mu ? Yani hiç beklemediğiniz bir sonuç çıkarsa ?

Bu potansiyel hep var. Ama nüvesi 93'lerde içime düştü bu projenin. Daha çok sokak oyunu gibi; çevremdeki bana yakın-uzak insanların "Böyle bir şeye kalkışsam bana bir şeyler yollar mısın?" sorusuyla kalan, asla gerçek bir çağrıya dönüşemeyen, dönüp kendime baktığımda buna kalkışacağımı hiç sanmadığım ve yıllara yayılan bir gidip gelme öyküsü var. Ama bir gün durup kendime baktığımda o güne dair yapmak istediğim tek şeyin bu olduğunu, buna hazır olduğumu hissettim... O zamanlar, belki de hayatımın en kıpırtısız dönemindeydim. Bir yerden bakılırsa en mutsuz zamanıydı. Bir yerden bakıldığında en sakin zamanıydı. Bir yerden bakılırsa güç-güçsüzlük gibi sözcüklerin pek fazla anlamının kalmadığı zamandı. Reel hayatta kendime yol açmak için bir tür anlamlandırmalarımı, tanımlamalarımı artık kullanmadığım bir zamandı. Yani risk cümlesinin devreden çıktığı bir zamandı. Ama mutlaka bir bilinçaltı var. Hele ki böylesi bir hayat öyküsünden sonra! Hele ki böyle çağrının öznelerinin kimler olduğunu bire bir bilmemden dolayı, kendiliğinden içerdiği bir gücü var. Bütün yolları açtım aynalarıma. Telesekreterine kadar.... En karşıdan, en beklenmedik, en kendinde kırılarak bana gelen, en beni güzellemek adına ya da bana saldırmak ve teşhir adına adım atacak her kimseye, her özneye açık! Gelen aynalardan çıkarak söyleyebiliyorum; galiba beni en fazla etkileyebilecek olan şey, hayatına teğet geçtiğini sandığım ama aslında hiç de teğet geçmeyip hayatını dönüştürdüğümü ya da değiştirdiğimi ya da hayatında çok güçlü bir rolüm olduğunu ancak yolladığı aynayla öğrendiğim kimlikler olacak gibi...

Peki "Aynalarımı İstiyorum" projesi kendisine güvenen, kendisinden emin olan bir insanın mı, yoksa kendisine güvenmeyen bir insanın mı ortaya koyduğu bir sanatsal etkinlik?

Saklı bile olsa bir önceki cevap da bunun da cevabı var. Güven de bir tanımlama, adlandırma cümlesi. Güvrenin ve güvensizliğin ortadan kalktığı bir yer diyeyim ben... Kimi tanımların, ne o sözcüklerin yansısı olan niteliklerine bakarken, ne de bu süreci bizzat yaşarken çağırdığım, denk düşüp düşmediğimi sorguladığım, denk düştüğümde adım atmaya devam etmemi ya da varolmamı sağlayacak bir niteliği yok. Şunu söyleyebilirim ama: Tam tersine, en temkinli olduğum, bu denli sakin olabilmemin değerini anladığım, sözcüksüzlüğün ya da kıpırtısızlığın bana ne kattığını gördüğüm, en içinde huzurla yaşanabileceğine inandığım yerdeyim. Bütün bunlar bir güven mi, yoksa bir sıfır noktası tarifi mi bilmiyorum.

Peki etraftaki yakın ya da uzak insanların, çevrenin tepkisi ve ilgisi ne oldu?

Çok farklı biçimlerde oldu. Ben projeye kalkışmadan evvel çok yakınımda olan arkadaşım, dostum, tanışım ya da beni yeni tanıyan, farklı kategorilerde ama bence "Aynalarımı İstiyorum" projesinin ayrı ayrı özneleri olan 40'a yakın insana projeyi açtım. Bir sır olarak. Tepkilerini almak için... Çok zor yazdığım, çok zor o son haline rıza gösterdiğim ama daha da değiştiremediğim metni görsünler, sürecin kendi akış biçimini görsünler diye... Ne diyecekler diye... Birbirinden çok farklı tepkiler vardı. En yaygın tepki cesaretim üzerineydi. Onların hayatlarında asla kalkışamayacakları ya da herhangi bir insanın kalkışmasının çok fazla düşünülemeyeceği bir proje olduğu fikriydi. Kıskananlar oldu. Özellikle bizzat sanat yapan arkadaşlarımın ilk cümlesi bu oldu. "Kıskandırıcı benim için", "Keşke bunu yapabilseydim" "Keşke bu cümleyi ben kurabilseydim" gibi. Gereksiz bulanlar oldu. Hastalıklı bulanlar oldu. Teşhirci bulanlar oldu. Narsist bulanlar oldu. Medyatik bulanlar oldu. Sansasyonel bulanlar oldu ki en kaçınmaya çalıştığım, en sorguladığım nitelik bu idi.. Beni 10-15 yıldır tanıyan, psikiyatrist bir arkadaşımın söylediği cümle ilginçti benim için: "Günün birinde kendi özel alanını, kendi özel yaşamını bu kadar saldırıya açacağını biliyordum!" Bu düşündürdü beni oldukça.

Neden düşündürdü?

Yapmak istediğim bu muydu ? Yaptığımın ne olduğuna dair nitelemeler, benim için çok iyi bir tepki karşısındaki belirsizliğim gibi belirsiz! Yani çok hayvanımdan, refleksimden, tözümden çağırdığım bir proje bu. Bu yüzden de çok fazla böyledir, şöyledir diyemediğim bir proje. Kaderim biraz da sürece dair uğraklarımda... Doğru sandığım soruları sordum o insanlara, projeye baktıkları yerden cevaplamaları için. Çok istemesem de ne yaptığımı birazcık da kendim tanımlamak zorunda kaldım hep şimdiye kadarki yaratımımda. Çünkü biraz da bu toprakta, hep bir tür sıradışılığı, özgünlüğü, uluslararası sanat zemini içerisindeki yeri ile görmek konusunda, tutarlı ve doğru davranan insanların azlığıyla ilgili bir sorun vardı karşımda. Ama "Aynalarımı İstiyorum"a dair hazır cümlem yok ve hazır cümlemin olmadığı yerde, kurulan, kendi başına etki gücü olün her tür cümle -dönüp de vazgeçişimi beraberinde getirmese bile- dönüp onlarla beraber kendi projeme yeniden baktığım cümleler haline geliyor. Bu şimdi de geçerli. Gelen aynalarla birlikte de geçerli. Daha önceki test için kullandığım insanların olduğu yerden tartışmaya başladılar insanların bir kısmı projeyi bugün. Onların da kendince söyledikleri sözcükler var. “Bir insanın ancak kendi hayatının yansımalarını taşıyan aynalarını kırdıktan sonra ve o kırık camlar üzerinde yürüdükten sonra kendini aynasız kılabileceğini” ileri süren, projeyi zen budizminden çıkan cümlelerle tartışan, ya da ne bileyim tasavvufta “toprak olma” olarak tanımlanan bir tür tüm benliğiyle barışma sürecinin ancak böylesine bir sınavdan sonra olabileceğine ilişkin cümleler yakıştırılıyor projeye. Bir dizi edebiyatçının, ya üzerine cümlesini kurduğu ya da cümlesini kurmanın yanı sıra kendi hayatına yansıttığı değişik kendini sorgulama metinlerinden alıntılar yapılıp yollanabiliyor. Hepsi “seyrettiğim” şeyler. Ama bu arkadaşımın söylediği ilginçti... Çünkü beni yakından tanıyan biriydi. "Ben on yıl önceden böyle bir şey sezmiştim" dedi. Acaba, ya gerçekten de yaşam alanımı daraltabilecek böylesi bir etkinlikten kendi özel yaşamıma saldırı diye nitelenebilecek bir durumu çağırıyorsam diye kuşkulandım. Düşünmeye devam ediyorum. Bilemiyorum.

Size gelen aynaların içerisinde "Neden" ya da "Nasıl yani!" dediğiniz ayna bu mu yoksa çok daha enteresan diyebileceğiniz bir ayna var mı?

Bu bir ayna değil ki!.. O ilk diyaloglarda beni en çok şaşırtan yorumlar beni tanımayan insanların tepkisi de değildi. Üç dört insan birbirinden habersiz bir şekilde, "ne o yoksa sergi gününde intihar mı edeceksin" diye sordu. Bu ucunu hiç düşünmemiştim. Hatta beni biraz tedirgin etti de. Ya annem de böyle düşünürse dediğim oldu ama çoğalmadı. Genelleşmedi; rahatladım. Yine birçok insanın “hayat hikayemi” de içeren ilan kelimelerinin toplamından yoğun hüzün duygusu aldıklarını biliyorum. Bir çoğu da almadı. Şakalaştım ihtihar cümlesi kuranlarla; "evet şık bir durum olurdu ama ben genelde sergilerimi sonuna kadar izlemeyi seven bir insanım. En azından böyle bir sorumluluğum var. Onun için kusura bakmayın intihar edemeyeceğim" dedim...

Peki şu ana kadar aldığınız ayna sayısını yeterli buluyor musunuz? Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

60’ı aştı aynalarımın sayısı... Akmaya, gelmeye devam ediyorlar. Bir kısmı önümüzdeki üç aylık süreci kullanmak istiyor. Yollamayı düşündüğü aynanın niteliğini benle tartışmaya kalkan, benim aslında nasıl bir aynayı ondan istediğimi anlamaya çabalayan, ona göre adım atmaya hedefli ve tüm bu ısrarlarna rağmen cevap vermeyi reddettiğim, “bu senin yolculuğun,” deyip kararı onlara bıraktığım "dinlerim istiyorsan, ama asla yorum yapmam" dediğim insanların, aynalarını hiç de kısa zaman içerisinde bitireceklerini sanmıyorum mesela. Serginin en büyük paradoksu, benim kendime alacağım ve bende kalacak aynalar istemiyor olmam. Bütün aynaların, yani nesnelerin, yazıların, seslerin, resimlerin toplamını olduğu gibi, hiç değiştirilmeden ve hiç bir seçim sıralamasına sokmadan sergleyecek olmam... Kime? yabancı olan on binlere. Ya da diğer aynalara. Geldiği gibi kendilerine dönen, kamuya dönen yüzü yüzünden galiba biraz gedim öznelerimi. İkinci bir paradoks ise, hayatta hiç sanatsal yaratım cümlesi kurmamış, kurmaya da da niyeti olmayan ama sonuçta ayna vemek isteyen bütün insanları aslında bir sanat nesnesi yapmaya çağırmam... Aynalar çerçevelendiklerinde, asıldıklarında, o serginin bir parçası olduğunda, ya da bir kaidenin üzerine konduğunda, bir ekrana yansıtıldığında, bir kulaklıktan duyulduklarında artık o serginin sanatçıları onlar! Hem bu durumun sancısını çeken, hem bunun zevkini yaşayan hem de bunun hazırlıklığı içerisine giren, ya da yıllarca düşündüğü, yapmaya kalkıştığıyla, bana yollayacağı aynanın içeriğini birleştirmeye çalışan insanlar ve onların uzun yolculukları sözkonusu. Benimle bu süreçleri de paylaştıkları için biliyorum bunu... Her ne kadar ben o süreçlerin hiç bir tasarımında, karar noktasında görüş vermesem de.... İlk elden, hızla gelen aynaların galiba bir kısmı zaten, bir an önce böyle bir sürecin yükünden kurtulmak isteyen aynalar... Bir şey yollayayım ve yolladığım şeyle sorun bitsin diyen aynalar. Ya da örneğin aslında benim hayatımın dolaysız öznesi olmayan, yolladığım e-maillerle çağrımla karşılaşan, cevap vermeyi isteyen “yabancılar”ın yolladığı aynalar. Bana saldıran aynalar, bazen doğrudan bana, bazen de doğrudan bu etkinliğe ve bu etkinliğe olumlu yaklaşan, katılan herkese saldırmayı seçiyor. Bunu seçerken “katıldığını” unutarak zaman zaman...

İnsanların anlatım tarzı genelde hangisi oluyor? Yani kişiler aynalarını resimle mi, e-maille mi? Nasıl ulaştırıyorlar?

Şu anda bana ulaşanların çou e-mail ve metin. Posta kutusuna daha bir kez bakabildim; ama zaten posta kutusundan bana ulaşacakların zamana ihtiyaçları var. Telesekretere ise iki mesaj geldi. Daha çok başındayız.

Peki size gelecek aynaların içerisinde sizi çok etkileyebilecek mesaj tarzı var mı?


Hepsi benden aynı uzaklıkta. Hepsi geldiğinde bana aynı soruyu sorsan verebileceğim cevap yine aynı olacak. Bu çağrıya evet diyen insanların bana yazdıkları, bana yolladıkları, yaptıkları, çizdikleri, söyledikleri şeylerin her birisinin uzaklığı benle aynı... Ya da bir uzaklıktan sözedemeyiz. Aynı yerde, içimdeler...

Gün geldi ve sergi açılacak. Aynalar duvarlara asıldı. Salonun tam ortasındasınız, bakıyorsunuz. O an sizi korkutuyor mu? Yani hepsi birer ayna, ne kadar gerçek ne kadar yanlışsa... hepsi sizi yansıtıyor!


Hepsinin beni yansıtacağına çok emin değilim, öncelikle. Hepsi beni yansıtsa en seveceğim uğrak olurdu yaşantımda. Ben sergi açmayı çok severim. Sergi süresince insanlarla birlikte olmayı çok severim. Sergi süresince oluşan insanların tepkilerinden beslenirim. Son sergimde, en son ve en zor duvara astığım, "acaba biraz daha değiştirse miydim ya da devre dışı bıraksa mıydım?" dediğim resim, sergiye gelen insanların en etkilendikleri ve en beğendikleri resim oldu. Bunlar benim denetleyemeyeceğim parametreler. Ben ve yaratımımın yansısı konusunda durum bu kez daha da karışık. Ben kendi sergime mi gidiyor olacağım, yoksa başka insanların karma sergisine mi gitmiş olacağım? Sahibi olduğum serginin hiçbir sanat nesnesini ben yaratmamış olacağım. Konuk olduğum kadar evsahibi olduğum bir yerin içersinde olmanın duygusu... Şimdiden bile çok hoş. Neyi içerirse içersin... Şu anda olası skalanın her iki ucu da bana gelmiş durumda. En güzelleyeni de, en saldıranı da var gelen aynalarda. Aradakilerde var; ancak bunların çoğalmasının
getirebileceği bir korku cümlesi asla yok benim için.

Peki bu aynaların içerisinde sizinle ilgili doğrularla beraber gelen yanlış yansımalar, sergiye gelenlere yanlış bir görüntü aksettirmeyecek mi?


Gelen hiçbir aynayı elemeyeceğim, değiştirmeyeceğim. Bunun için gelen aynalarla ilgili etik bir problemim yok. Çünkü bunlar gönderen kişilerin aynaları, eserleri. Sonuçta insanım; elbette kimi durumlar etkileyecektir. O aynaların beni yansıtmaması ihtimalinin getireceği herhangi bir tatsız duygu öngörüsü de yok benim için.

En korktuğunuz en istemediğiniz durum nedir peki?


Ayna gelmemesiydi...

Bu proje ilk defa sizinle gerçekleştirilen ve cesaret isteyen bir etkinlik. Sizden sonra bunun denenmesi nasıl bir duygu yaratacaktır sizde? Yani ilk yapan benim gururu mu, yoksa beni taklit ettiler düşüncesi mi?

Hiç birisi olmayacaktır benim için. Gerçek sanatçılar bence belirlenmiş cümlelerle adım atmaz. Neyse odur. Tarih odur. İnsanın ortak bilinci odur. Benim kendi başıma sanat etkinliğini yaşadığım yer, dışardan bakan gözümün hemen hemen hiç olmadığı bir göz. Sanat etkinliğini yerine kim koyacaksa koyacak ya da zaman içerisinde kendisini belirleyecek niteliğini. Açıkcası yerkürede bu kadar total ve kendi bakış açısını katmadan böylesi bir yüzleşmeye özneleriniçağıran başka sanatçı var mı, bilmiyorum. Araştırdım, bilebildiğim kadarıyla yok. Şöylesi çok var: Kendi hayatının sancılı bir dönemini kendi baktığı yerden ya da başkasını da katarak yüzleşen sanatçıların işleri... Ama ben böylesine bir yüzleşmenin ancak kendimi devre dışı bırakırsam anlamının olacağına inandım.

Projenin Internet’te yaygınlaşması olaya başka bir boyut getirdi mi peki?

Benim ilk isteğim, çok satan bir ya da birkaç günlük gazetede tam sayfa bir ilandı. Projenin başında ve sonunda olmak üzere iki kez. Konuştuğum editörler bunu istedi ve gönül bağı kurdu, ama icra heyetlerinden sıcak bir cevap gelmedi. Söz konusu olan şey para olunca bana söylenen şey, "sana evet dersek senden sonrakilere ne cevap veririz"den farklı bir şey olamıyor. Ama bi taraftan proje ulaşabileceği herkese ulaşması gereken bir projeydi. Hatta bence TV'ye muhtaç bir proje. Gazete okuyan çok az. Ama benim hayatımın tüm öznelerinin skalasına baktığımda herkesin bir biçimde belki de ne yazık ki iletişim kurduğu tek şeyin TV olduğunu biliyorum. İnternet yeğlenmeyen zorunlu bir başlangıç noktasıydı. Duyuruya da özü gereği karşı olduğum "SPAM" dediğimiz istem dışı gönderilmiş e-maillerle başladım. Neredeyse SPAM mafyasından aldığım adres veritabanı ile başladım diyebiliriz. Ama mailde uyardım insanları: "Bu bir SPAM’dır. Biliyorum. Özür dilerim. Ama zorunluyum" dediğim bir yerden başladım söze... 60 bin kadar insana, onlar da kendi listelerine yolladı...

Ahmet Emre Kızılarslan’ın sanatçıyla yaptığı söyleşi (superonline.com)

"Ben'i nasıl bilirsiniz?"

"Ben Hakan Akçura. Aynalarımı istiyorum."

"Ben'i nasıl bilirsiniz?"

Belki inbox'ınızda böyle bir mesaj buldunuz yakınlarda, belki televizyonda rastladınız, belki bir günlük gazetede "aynalarını isteyen" bu sese. Hakan Akçura bir sanatçı, "Aynalarımı istiyorum" ise sıradışı bir sanat etkinliği. Yaklaşık bir aydır internet, çeşitli basın ve yayın organları yoluyla şimdiye kadar yaşamında dolaylı ya da dolaysız yollarla "özne" olmuş insanlara bir çağrıda bulunuyor Akçura. Onu doğuran, yediren, aç bırakan, uyutan, uyandıran, seven, sevmeyen, kollayan, eleveren, ona sataşan, evini kiralayan, giysi satan, sigara satan, içki satan, bedenini satan, yemek ısmarlayan, pas veren, şut atan, işkence yapan, zarar veren, onunla sevişen, konuşan, yiyen, içen, aşık atan, kafa bulan, savaşan, dövüşen, dayak yiyen, işkence gören, duvarlara yazı yazan, bildiri dağıtan, ondan bu kadarını beklemeyen, mektup alan, e-mail alan, kitap alan, bir şey çalan, söz alan, kaçan, yaka silken, nefret eden herkese yapılmış bir çağrı bu. Onlardan istediği ise konusu "o" olan, ona baktıkları, onu içlerinde taşıdıkları yeri işaret eden, anlatan, yazarak, çizerek ya da "yaparak" oluşturdukları bir sayfa aktarımı, bir nesne, fotograf, kaydedilmiş video görüntü, ses ya da filmi, ona yollamaları. Kimlik vermek şart değil, önemli olan bunu doğum günü olan 27 Kasım 2000 tarihine kadar yapmış olmak. Bütün bu toplam, bütün "aynalar" bir sergi salonunda buluştuğunda etkinlik tamamlanmış olacak. Ortaya dev bir ayna çıkacak…

İnsan aynaya neden bakar?

Benim aynaya bakmaya başlamam kendi bedenimle barışmaya başladığım çok yakın bir zamanda oldu. Hayatımda hep aynalar oldu ama ben en fazla göz attım. Kadın ve erkek varoluşları ayrı sanırım bu konuda. Bir erkeğin aynada gördüğü en gerçek halidir, öyle bir göz atar ki, oradakiyle bir sır paylaşır gibidir. Kime hangi yüzü göstermeyeceklerinin iç anlaşmasını yaparlar. Ben bunu da reddettiğim yerden aynaları uzak tuttum kendimden. Kendimi aynaya daha sık bakar, "güzel" bulmak ister, beğenilecekse nerden beğenileceğime dair kendi içgözümün büyüdüğü yerden kendini görmek ister, aynaya "sevgilinin gözünü" yükler halde bulduğumda -ki bu 5 - 6 yıl öncesi-, sevindiğimi hatırlıyorum.

Aynaya bakmayı keşfedişiniz gibi, "aynalarınızı" aramak da hayatınızda bir eşiğe mi denk geliyor?

Kesinlikle. Ama iki ayrı eşik bu. Bu projeyi ilk defa zihnime düşürdüğüm zamanlar 1992'ler, yani en aynasız yaşadığım zamanlar, kendime karşı en saldırgan olduğum, kendimi en yalnız hissettiğim, içimdeki hayvanın en büyük olduğu, kesif bir mutsuzluğun yayıldığı bir dönem. Kafamı karışmamasını istediğim ara dönemlerden sonra kafamın istediğim gibi karıştıracağım bir özgürlüğün dengesinin peşinde koştuğum dönem aynı zamanda. O sıralar birkaç çok sevdiğim insana, birkaç tane de çevremde olan ama yüzümün görmek istemediği insanlara bu projeden söz ettiğimde hepsinin şaşardıklarını, ama evet dediğini hatırlıyorum.

92'den bu yana bekleten ne oldu?

Aralarda birkaç defa daha gündeme geldi. Şimdi anlıyorum ki tüm bu dönemlerin bir ortak özelliği var, her şeyin ötesinde kesif bir mutsuzluk duygusu... Hatta bugün daha keskin. Hayatımın en durgun, en ıssız, en her şeyi biliyorum diyebileceğim dönemindeyim.

Oyun oynamayı, "sanat-oyun" kurmayı seven bir sanatçı, Hakan Akçura olarak bu seferkinin biraz tehlikeli bir oyun olduğunu düşünmüyor musunuz?

Bu 92'de benden beklenebilecek bir oyundu; şimdi değil. Burada zihnimi hiç kullanmadım ben. Bu da bir tür samimiyetin peşinde olmamdan, sürekli kendime "tekin ol" diyen iç sesimden ve medyayla arasındaki zorunlu göbekbağı sonucunda medyatik ve sansasyonel olabilmesi riskinden ileri geliyor galiba.

Ortaya çıkacak "aynalar" toplamı Hakan Akçura'ya ne kadar benzeyecek?

Bu projenin ne getirebileceğine dair bütün beklentilerimi, çıkarsamalarımı rafa kaldırdım. "Ben hayattaki gerçek yansımı insanlardan görebilmek adına kalkıştığım sanat etkinliği içinde, tüm riskleri göze alarak, kendi yansımı görebileceğim kadar görmek istiyorum" demek bile bir heyecan gerektiriyor. Heyecansız değilim. Şimdiye kadar 20 ayna geldi ve her birinde hediye almışım duygusuna kapılıyorum. Amacım mı bilmiyorum ama bu projede beni kıpırdatabilecek bir enerjinin her hali sevindirici bir şey. Temkinliyim, sandığım kadar güçlü müyüm, bilmediğimi bir yolculuktayım. İnanılmaz ben-merkezci bir proje ama yansımaların hiçbirinin, benim yansım olmaması ihtimali de var tabii. Cümleyi, aynanın değil insanın, o yolladıklarının başkalarına da gösterilerek yeni bir kimlik kazanacağı üzerinden kuruyorum.

Bu yeni kimlik samimiyeti azaltmayacak mı? Yoğun sevgi ya da yoğun bir nefret duygusu dışındakiler için böyle bir risk var gibi... Kesinlikle böyle bir risk her aşamada var. Ama sadece bir yansıma değil söz konusu olan, varlık olarak kendileri de oradalar. Beni içermeyebilir ama mutlaka kendileri varlar o yapıp ettiklerinde.

Ben-merkezci bir proje olduğunu zaten kabul ediyorsunuz; bir biçimde size değmiş insanlardan bu kadar öznel bir katılım beklemek biraz "emrivaki" içermiyor mu?


Ama katılıp katılmamak onların kendi kararı; ben çağırıyorum. İsterler ya da istemezler, beni ya da diğer insanları kandırırlar ya da kandırmazlar. Bu kişisel bir serüven.

Sürecin kendisi de ayna katar bir halde zaten.

Evet, ama derdim bu değil. Sansasyonel ve medyatik olması yönündeki kaygım, beni tanımayanların, o çekirdeğin dışına dahil olanların varlığından kaynaklanıyor zaten. Böylesi total bir yüzleşmeyi, bilebildiğim kadarıyla ilk kez yapan biri olarak bütün sanat çizgimle barışan bir diğer yönü de var bu işin: dolaylı dolaysız bütün öznelerimi sanatçı olmaya davet ediyorum. Sergi benim sergim, ama her şeyi onlar yapacaklar. İşin bu yanı projedeki tek muziplik, tek oyun yanı.

Tüm beklentileri rafa kaldırmış, tüm riskleri göze almış olabilirsiniz çıkacak toplama dair. Peki tek tek öznelerin karşılaşacakları riskleri, düş kırıklığını, şaşkınlığı, o duygusal maliyeti de yüklenebiliyor musunuz? Örneğin annenizin, (olursa) bir patronunuzun, bir sevgilinizin ya da işkencecinizin ayna olarak yolladığını görmesi nasıl bir şey olacak?

Yüklenmek adına her şeyi yapacağımı biliyorum. Bu projeyi anlattığım ilk otuz kişiden benzer tonlamalarla aynı cümleyi duydum: "Ne oldu sergiden sonra intihar mı edeceksin?" Bu projenin birilerine bu soruyu sordurduğu anda gelişti annemle ilişkime dair özel duygum. Hayatımda böyle bir intihar düşüncesi yok ama annemin bunun kıyısından bile geçmesini istemem. O da sergi gününe kadar aynalarımdan habersiz olacak herkes gibi, ama herkesten daha koyu merakla girecek sergi salonuna. O zamana kadar ya benim kadar yüzleşme gücünü bulmuş olacak ya da bulması için ben elimden geleni yapmış olacağım.

Anne burada en uçtaki, en korunaklı özne aslında...

Ve gelecek aynasını en az merak ettiğim, bütün varoluşuyla bende zaten ayna eksikliği duyurmamış tek özne benim için.

Sizi daha çok heyecanlandıranlar hiç beklemedikleriniz mi o zaman?

Galiba. İnsan ister istemez kurguluyor. Bu 20 ayna arasında beni en şaşırtanı teğet geçtiğimi sandığım birinin, bir aynanın aslında hiç de teğet geçmediğimi göstereni oldu. Bunu çok yorucu bulabilirdim, bulmadım ama.

Hangi yollarla ve aşağı yukarı kaç kişiye ulaşmış olacak bu çağrı?

Şu ana kadar 60 bin kadar yerli kullanıcının adresine her birisinin söz konusu metni tüm adres listesine yöneltmesi isteğiyle elektronik posta gönderdim. Beni unutanlara beni hatırlatacak, beni okuyanları, beni görenleri, nerede olduklarını, nasıl ulaşacağımı bilmediğim insanları, hatta bu ilanın kendisini görüp de benim aynam olmayı dileyenleri içine alan bir nokta bu. Çekirdek aynalarımın dışını da kapsasın istiyorum.

Çok insana çoğaltılması isteğiniz, bir köşede teğet geçtiğiniz insan kalmasın kaygınızdan dolayı mı?

Kesinlikle. Bu ilanı çok satan bir gazetede yayınlatabilseydim. Bu yönteme girişmezdim. Çekirdek kitlenin, dolaysız öznelerimin, 30-40 bin insanın bu çağrıya ulaşabilmesinin en doğrudan yolları tv kanallları ve gazeteler. Ama toplu elektronik posta yollamak zorunda kalınca, ister istemez, bir dış halka önem kazandı. Hayatımın dolaysız öznesi olmasa bile, bu ilanla karşılaştığı yerden bana bakan ve kendinin de "ayna" olup olamayacağını soran ya da sormadan "ayna" olanlar. Bunlar da önemli artık benim için. Ayrıca uluslararası sanat ortamının kurum ve yayınlarına da ilanın İngilizcesi'yle ulaşacağım. Bunun yanı sıra İzmir (ilk kentim) ve İstanbul'da yaşantım boyunca varolduğum tüm mekanlara yollayacağım ve koyacağım flyer'lar ve afişleri bastırıyorum.

Bu serginin sonrası da yaşamınızda yeni bir eşiğe mi işaret ediyor?


Yarın cümlemin hemen hiç olmadığı bir dönemimin projesi bu; hazır bir cevabım yok!


Pınar Öğünç’ün sanatçıyla yaptığı röportaj (chivi.com)


Gereksizlik ve aynalar...

Kekeme'ye yazmanın bu kadar alıştığım, uzak kalmanın sancısını çekeceğim bir şey olduğunu bilmezdim. Zorunlu ara boyunca bunu sıkça hissettim. İç gözümün kimi olayları, kimi gelişmeleri ve onların çevresinde olup biteni izlerken, "kekelemeye başlaması" ise, bu durumun bir reflekse dönüştüğünü gösterdi. "Arada" o kadar çok yazmadığım yazı birikti ki, Paralax'taki bu yeni döneme nasıl başlayacağımı bilemedim.

Bugün Nagasaki'ye atom bombasının atılışının 55. yıldönümü; yani 9 Ağustos. Dün bir televizyon kanalı benimle röportaj yaptı. "Aynalarımı İstiyorum" adlı, komşu sayfalarda bulabileceğiniz çağrıma dair konuşurken, konu konuyu açtı, "bu yerkürenin geleceğine ilişkin umutsuzluğumun, karamsarlığımın sürdüğünden" ve "Internet'in özgül varlığının, niteliğini koruyabilirse en eşitlikçi, demokratik zemin olarak artacak önemi"nden sözettim. Yarın canlı yayındayım ve yaşantımın otuz-kırk bin dolaysız öznesinin kaçının sabah sekiz on beşte ntv izlediğini merak ediyorum. Kasım sonuna kadar kaç "ayna"mın geleceğini, haberdar olmasına rağmen kaç öznemin, neden "ayna" yollamayacağını... Bir arkadaşım, senin posta kutuna bombalı paket yollayacak kadar kendine düşman ettiğin insan oldu mu hayatında, diye sordu geçen gün. Bilmem; olabilir, dedim. Teröristler cesur mudur?

Noam Chomsky, Virgül dergisinin 6. sayısında (Haziran 2000) Ragıp Duran ve İlke Şanlıer'in sorularını cevaplarken şunları diyor:
"...1999 itibariyle Türkiye, sınırları içindeki direnişi büyük ölçüde bastırmayı başardı. Bundan ötürü artık toplu vahşet uygulamak, köyleri yakıp yıkmak için ABD'den gelen silahlara ihtiyacı kalmadı. Diğer yandan ABD'nin uzun zamandır, uyuşturucu savaşı öncesinden, 1960'lardan beri gerek eğitimleri gerekse silahlanmaları açısından Kolombiya'daki askerî güçlere destek vermesine ve bu güçleri sevmediği insanlara karşı kullanmasına rağmen, Kolombiya isyanları kontrol etmekte başarılı olamadı. Şimdi büyük çaplı bir başkaldırı var ve Kolombiya ordusu bunu bastırabilecek durumda değil. Bu nedenle ABD, Kolombiya'ya silah akışını ve askerlerin eğitimine verdiği desteği giderek artırıyor. Önümüzdeki birkaç gün içinde Kongre bu desteği daha da artıracak. Böylece Kolombiya, silah satışında Türkiye'yi geçerek birinci sırayı alıyor, çünkü henüz Türkiye'nin başardığını, yani içerdeki direnişi bastırmayı başaramadı."

Çok yakınımdaki insanlardan bile, "Aynalarımı İstiyorum" çağrımın ve sanat etkinliğinin "gereksizliği"ne, giderek "narsist/teşhirci niteliğine" vurgu yapan tepkiler aldım. Geri kalan ve tepkilerini dillendiren çoğunluğun, onların bu görüşünü paylaşmaması ile yetinmeyip düşündüm. Sanırım, bu yola çıkışımın "çok kişisel" niteliği kafa karıştırıcı... O kadar merkezinde "ben" olan tümel bir adım atmışım ki, kendi yaşantılarının değişik bölümlerini yaratımına zemin kılan insanlara karşı kurulan hoşgörülü kabul cümleleri, benim için sözkonusu olmayabiliyor. Kendime sevgi ile sevgisizliğimin, "bana dair" olanın özellikliliği ile özelliksizliğinin, hayata dair anlamlandırmalarımızın anlaşılabilir bir nedeni olduğuna dair bilgim ile bunu seçmeyişimin, cesaretim ile korkumun "benden aynı uzaklıkta" duruyor olması, "olduğum" halin tanımı oysa...

Yıllar önce, benim için her zaman çok özel olacak bir kadının yaşantısındaki "seçim uğrağı"na dikmiştim gözlerimi. Uzun mu uzun bir yaşanmışlığın tortusu içinden, -artık belki de ardında kalan- her şeye ve herkese, olabildiğince duru gözlerle bakmak istiyor ve atacağı yeni adımlar için tek bir değeri öne çıkarıyordu: "Adil olmalıyım. Herkese ve her şeye karşı! Yeni seçimlerle birlikte yola çıkmadan önce..."

Olanaksızdı bence. Adalet duygumun eksikliği değildi karşı çıkışımın nedeni. Seçim varsa, adil olmak mümkün değildi bana göre... Sadece tasarı olarak kalan bir projeme yol açtı bu tanıklığım ve cevabım. Yüzlerce nesne ve öznenin simgesi olan saydam formların doldurduğu, bir kapalı penceresi ve kapalı kapısı olan şeffaf bir odanın tam ortasına sözkonusu kadını yerleştirdim. O da şeffaftı ama -nedense turuncu olmasına karar verdiğim- kenar çizgileri yüzünden, katman katman şeffaf formların ardından kırıla kırıla ayırabiliyorduk onun varlığını gözlerimizle... Adil olmak isteyen kadının çevresindeki, duru bir gözle baktığı nesne ve öznelerin her birinden odanın dışına oklar akıyordu ve okların bittiği yerlerdeki tabletlere (onlar da şeffaftı) yazılar kazımıştım:, Merkezine o kadının -bildiğim- "oluş"unu, adil olma kaygısını alarak, bir tanım, konum ve durum yakıştırıyordum öznelere ve nesnelere... Gerçekleştirebileceğime ve sergileyebileceğime inandığım o odanın çevresinde, bulunacağını sandığım ziyaretçilerin teker teker okuduklarında, tümüne hakim olabilecekleri bir seçim uğrağını tanımlayabilmek için ben de aynı değeri öne çıkarıyordum: Adil olmalıydım, herkese ve her şeye karşı! Adil olmanın olanaksız olduğu bir seçimin uğrağındayken o kadın!

Konusu ben olmayan ve tasarımı öğrenip, paylaşan -en yakınımdakiler dahil- herkesin tabii ki "gereksiz ve narsist" bulmayı aklından geçirmediği bu proje ile "Aynalarımı İstiyorum" arasında, koyu, derin ve kırık bir patika uzanıyor bence.

Oysa uğrağında olduğum tek bir seçim bile yok. Seçebileceğim her şeyi seçmişliğimin ve üstelik vazgeçememişliğimin ve vazgeçemediğim yerde -verdikleri tüm yorgunluk ve mutsuzluklara karşın- onlarla barışmışlığımın sıfır noktasındayım. Yeterince adil miydim? Bilmiyorum; öyleydiysem de, ancak "yeterince" olabilmişimdir, kendini bilen bu sorunun gölgesinde.

Bu ne demek? Bu neyi çağırır hayattan? Bilseydim bunların cevaplarını, ister miydim aynalarımı? İnanın bunu bile bilmiyorum, belki de "gereksizliğimle" meşgul ederken hayatlarınızı.

Radyasyon artık kulaklarımızdan, evlerimizin cephe duvarlarından sızıyor sinsice beynimize. Nagazaki 55 yıl öncesine ağlıyor. Her gün her tv kanalında "değişen Güneydoğu" gösteriliyor bize; her görüntüde küçük bir Kürt kızının saçlarını okşayan bir general var nedense. Kolombiya'nın yarısı başkaldırının yönetiminde. Ben şaşkın şaşkın 5000 kişilik Açıkhava Tiyatrosu'nu tıka basa dolduran insanların Bueno Vista Social Club'ın hemen her parçasını ezbere ve ayakta söylemesine bakıp, her şey bir yana, yaşantımın en "politik" işini yaptığımı seziyor olmanın kıpırtısızlığıyla bekliyorum "aynalarımı"!

Hoşbuldum.

Hakan Akçura

Sanatçının “Görsel Kültür Arşivi” ParalaX’da 9.8.2000 tarihinde yayınlanan yazısı

“Zamanın ruhu”nun dönüştürücü gücü

Yaratım süreci, sancısı, ruhu, biçimi üzerine en çok yazdığım, okuduğum günler, bu günler. Mektuplara yazıp, mektuplardan okumak kastettiğim... Genellikle elektronik zeminde mektuplaştığım, onlarca insan var “karşımda”. Yaratmaya çalıştıkları, üzerine düşündükleri, sancısını çektikleri, ruhuna el uzattıkları “şeyler” ise, bana yollayacakları “aynalar”... Üstelik bir yerden sonra, salt dinleyici olmayı seçtiğim, onları yolculuklarında yalnız bırakma kararlılığımı ilettiğim yazışmalar bunlar. Onlarsa genellikle vazgeçmiyorlar: “Olsun! Dinle bak...” diye benzerini yaşamadıkları, yaşamayı da öngörmedikleri bir heyecanı aktarmayı sürdürüyorlar. İçten içe, kimilerinin, bu sürecin heyecanını bir şeye/aynaya dönüştürmeyeceğini, dönüştürse de bu şeyi/aynayı kendilerine beğendiremeyeceklerini seziyorum.

Sürecin kendisinin, en az sergileme kadar öneminin arttığı bir etkinlik haline geldi “Aynalarımı İstiyorum!”. Öyle ki, sürecin içerdiği bir dizi yazışmayı sergi kataloğunda -elbette ki, yazarlarından izin alarak- yayınlamayı, şimdiden istiyorum.

Yazışmaların ortaya çıkardığı bir dizi özellik, tartışılası yeni önermelere kapı açacak gibi. Sıralıyorum:

“Sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar için, genellikle, sanatsal yaratımın egemen tanımı, seçkinci bir tanım olmayı sürdürüyor. Sanatsal yaratımı, doğuştan gelen bir yetenek, hatta dehanın eseri, bunun da nasılsa erken bir zamanda ortaya çıkan izlenebilir/bilinebilir bir süreç olduğunu düşünüyorlar. Sanatsal yaratım, onlar için niyetlenilebilen ve öğrenilebilen kişisel, olanaklı bir yolculuk olarak görülmüyor.

“Sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar için, seçtikleri ya da rıza cümlesi kurarak çalışmayı sürdürdükleri mesleklerin yanı sıra sürdürdükleri kültürel-sanatsal ilgi etkinlikleri, izleyicilikleri ve tanıklıkları, kendilerine hak gördükleri tek sanatsal etkinlik alanı.

“Sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar için, geleneksel, dekoratif ya da -neredeyse onlara rağmen- kendiliğinden-özgün yaratıcılığı içeren kısıtlı edimlerinin ortak tek bir adı var; o da hobi! Günlük tutan, yol izlenimleri, sanat etkinliklerine dair eleştiriler, (kendi deyimleriyle amatör) öyküler, şiirler yazan, besteler yapan, enstrüman çalan, resim yapan bu insanların tek ortak yanı, kendi edimlerinin sanatsal bir içeriği ve biçimi olmadığına ilişkin elde-bir hazır düşünceleri...

Internet zemininde yayın yapan, edebiyat, kültür ve sanata odaklı web siteleri, ülkenin basılı kültür-sanat dergiciliğinin kuralları, hiyerarşisi ve mali sorunlarından bağımsız, alçak seçim eşikleri nedeniyle, “sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar için ilk ve en hızlı “yayınlanabilme” şansı olmakta. Bu beklenmedik olanağın karşılarına çıkması ile, bu insanlar, yazdıklarını ve çizdiklerini (kendi deyimleriyle daha az amatör kılabilecek yeni bir) özenle elden geçiriyor ve yeni yazacaklarına, çizeceklerine ilişkin üretim (-yaratım) standartlarını yükseltiyorlar.

“Sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar için, “kendilerinde varolan yaratım potansiyeli”ni göstermeye, öğretmeye, bildirmeye, farkettirmeye ve kışkırtmaya yönelik her çaba, sevinç verici ama umutsuz bir çaba. Onlara göre bu çabanın özneleri, kendilerini unutmayan (belki de geldiği yeri unutmayan) gerçek sanatçılar!.. Bu gerçek sanatçıların sözkonusu çabaları ise, asla sanatçı olmayan kendilerine uzatılan alçakgönüllü ama tanımı yanlış kurulmuş teselli armağanları...

“Sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar arasında (yine kendi deyimleri ile) yaşantısının şu ya da bu uğrağında, içindeki sanatsal yaratıma yönelik cümleleri, adımları sönmüş, engellenmiş, yokedilmiş ya da gerçekliğin seçimleri ile bunlardan vazgeçmek zorunda kalmış insanlar var. Onlar içinse, sanatsal yaratıma ilişkin ne kadar geç kalıp kalmadıklarına ilişkin –kimin vereceği belli olmayan- bir cevaba ihtiyaç var.

“Sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar için, geleneksel ve çağdaş sanatların bilinebilen, yaygın referanslarını değil de, “zamanın ruhu”nu bir yaratım zemini olarak onlara sunan her öznenin çağrısı, kafa karıştırıcı, merak uyandırıcı. Disiplinlerüstü, disiplinlerarası, oyunbaz, günlük yaşamın “sıradanlığını” içeren her yaratım zemini, onlar için, ummadıkları kadar hayatlarının deneyimini, görüsünü, bilgisini akıtabilecekleri ifade alanı olmaya aday. Bu zemin, üzerine düşündükleri ve reddettikleri “sanatsal yaratıma yönelik varoluş”u, kendileri için yeniden tartışmalarını sağlayan bir niteliğe sahip ve bu tartışmada hiçbir hazır cevapları yok. Kendilerinin bile ummadığı kadar çok sayıda soruları ise, tartışmanın zemininin uyarıcılığı ölçüsünde var!

Daha da ötesi, “sanatsal yaratım dışı varoluşu seçen” insanlar için, sanatsal yaratımın niteliğinin yüksekliği ve özgünlüğüne ilişkin bir üst sorunsalın tanımı, bu sefer de kendilerini bu üst tanımdan uzak tutabilmenin rahatlığı ile, artık yaratıcılık olarak tanımlayabildikleri bir anlam ve amaç için uğraşa kalkıştırabiliyor. Üstelik bu yolculuklarında, her biri, kendi sanat dışı yaşam deneyimlerinin zenginliğinin, kalkıştıkları şey için ne denli derin bir kaynak olduğunu farkediyor.

Bu sıraladığım özelliklerin sahibi öznelerle diyaloğum sürüyor ve sürecek. Bu öznelerin her birinin varoluşuna ilişkin alıştığı eski tanımlarını dillendirmeyi sürdüremediği değişken, dönüşen, evrilen niteliği ise sevincim olmayı...

Hakan Akçura

Sanatçının “Görsel Kültür Arşivi” ParalaX’da 16.09.2000 tarihinde yayınlanan yazısı

Bir sanatçının seyir defteri

Veritas Omnia Vincit sergisinden:
Zor uyku, Tuval üzerine akrilik, 238 x 82 cm.
Hakan Akçura, 2001


Beral Madra, aylar önce beni SODEV öncülüğünde 60 sivil toplum örgütünün düzenlediği “İnsan Hakları 2000” etkinlikleri kapsamında yapımcılığını üstlendiği “Veritas Omnia Vincit” (Hakikat Her Şeyin Üstesinden Gelir) başlıklı labirent sergisine cağırdığında, başıma nasıl bir belayı sardığımı hiç bilememiştim.

Labirent sergisi deyimi, serginin Tepebaşı TÜYAP’ta panolarla oluşturulacak bir labirentin içine işleriyle dağılacak 24 sanatçının izleyenleri bir “hakikati arama labirenti”ne çağırmasıyla ilintili. Her sanatçının üç günlük sergi boyunca birer saat labirentin ortasında izleyicilerle buluşması da cabası olacak...

Olacak da, büyük bela sarmışım başıma; farkedememişim.

Oysa ben başta , bu ülkenin düşüncelerinden dolayı gözaltına alınan, sorgulanan, işkence gören, tutuklanan, yargılanan, hüküm giyen on binlerce insanından biri olarak nasıl da heyecanla hazırlanıyordum sergiye...

İlk önce, bedenimi kullanacağım bir performans düşünmüştüm; labirentin duvarlarına parmaklarımı dayayarak yapacağım. Bilen bilir, iki sorgu arası duvara dikerlerdi bizleri. Çıplak ya da yarı çıplak, gözlerimiz bağlı, kırk beş derecelik bir açıyla bacaklarımızı geriye atıp bedenimizin tüm ağırlığını işaret parmaklarımıza bindirmek zorunda kalarak ve bir ayağımızı kaldırarak... Başka kentlerdeki adı nedir o yoğun tuzlu sıvının bilemiyorum ama yırtıcı bir ironiyle “şeker bombası” denirdi İzmir’de; yuttururlardı zorla ve sırtımıza da bir yafta asarlardı: “yemek yemeyecek, su içmeyecek, tuvalete gitmeyecek!” Saatler ve günlerce düşe kalka, bayıla ayıla dikilirdik direncimizi kırmaya çalışanlara inat, duvarda. Körleme satranç oynayabilenler ve kaldırılan ayağı değiştirmeye izin veren “iyi polislerin” nöbetlerine rastlayanlarımız şanslıydı. Kalkmış ayağı nimet bilip, ayaküstü kızılcık falakası deneyimini artıran “kötü polisler”in nöbetlerine rastlayanlar ise şanssız.

İşte bu, o çarpıcı bir dizi işkence tekniğine göre, görece masum denilebilecek, sanılabilecek yöntemin “görsel etkisini” sunmak istiyordum üç gün izleyenlere; gözlerim bağlı, sadece donum üzerimdeyken dikilerek.

Yine de, tiyatro ve sinemada karşı çıkmak adına bile olsa “işkenceyi yeniden üreten” her sahneye, plana itiraz etmeyi görev bilmiş benliğimle, önce kendime, sonra “ötekilere” sordum, “yoksa, aynı şeyi mi yapmış olacağım?” diye... Öyleymiş. Etkileyiciymiş, “ne yapıyorsun sen yahu!” diye müdahale edeceklere çağrıymış, gizli istek cümleleri varmış, irkilticiymiş, benzer deneyimi payaşanlar içinse dayanılmaz bir çağrışım olabilirmiş. Vazgeçtim.

Sonra, Beyoğlu Emniyet Amirliği’ne gidip, emniyet amiriyle görüşüp, ona bir teklifte bulunmayı düşündüm. Diyecektim ki, “ben şöyle, böyle bir adamım ve sonuçta bugün sanatçıyım. İşte şu zamanda bir etkinlik var ve orada da bir sergi ve ben katılımcıyım. Düşündüm ki, madem karakollar bu kadar tepki çekiyor, toplum bu kadar korkuyor hala oralardan, hazır konu da insan haklarıyken sizinle elele verip bir iş yapalım. Sizin makam odanıza değil, sorgu odalarınıza ya da nezarethanenize de değil, vitrininize; yani, gelip geçenin uğradığı ve o birkaç hafta önce komşumla kavga edip benim de konuk olduğum kabul, başvuru odanıza bir kamera koyalım. O kamera, üç gün boyunca labirente canlı yayın yapsın. Uyarırsınız memurlarınızı, dikkatli olurlar, zaten ses mes de gitmiyor mekana -aslında gitse ne olacaksa!-... O görüntü labirentte akarken, tam da ekranın altına bir kamera da sizden akan görüntüyü izleyen konuklarımızı çekmek için koyarız labirent duvarına ve onu da size yansıtırız... Mümkün müdür amir bey?”

Gitmedim. Dediler ki, “ohooo sen karakolları ne sanıyorsun! Böyle bir teklife evet ya da hayır diyebilecek yerler mi oraları?! Tantan’a kadar çıkar bu önerin ve bir buçuk ay bekler, sonra da hayır yanıtını alırsın...” Gerçi benim düşünemediğim bu durumu, herkes bu kadar iyi nasıl bilebiliyor hala kuşkuluyum ama, sonuçta önüme gelen bunu deyince el mecbur vazgeçtim. Bir gün belki ben, belki başkası dener diye umutluyum. İyi projeydi bence...

Sonra, web’de gezmeye başladım. İki bine yakın işkenceyle mücadele sitesine girdim. ABD’den Kanada’ya, Şili’den Guatemela’ya, Nijerya’dan Tibet’e ve Türkiye’ye kadar... Belgeler okudum, ifadeler, tutanaklar; resimler gördüm benim bile bazen zorlanarak bakabildiğim... Ne aradığımı bilmiyordum pek desem, yalan olmaz. Bir Şilili ressamın, -o tabii ki yerinde belgelenemeyen- işkence tekniklerini temsili olarak çizdiği bir sayfada takıldım kaldım. Resimlerden birinde, her birinin ayrı bir görevi ve “üretim aracı” olan beş işkencecinin tel somya üzerinde bedenine elektrik verdiği bir kurban resmediliyordu gerekli açıklamalar eşliğinde. Çok tanıdıktı, bildikti her şey. O yalın ve çarpıcı temsili resmin büyük boy dijital baskısını labirente asmak istedim. Gerekli perspektifi vermem için bir “değirmi pano” gerekecekti. Beral Madra’dan isterdim. Sonra kurban dahil herkesin kafasını oymak ve isteyenin istediği rolü üstlenebileceği bir potansiyeli sergilemek kalırdı geriye! Fotografı çekilmek üzere; adını ister İstanbul, ister Türkiye, ister “İnsan Hakları 2000”, isterse de 10 Aralık 2000 hatırası derdi. Emindim de nedense, kafasını o deliklerden sokacak birkaç kişinin olacağına.

“Hikayesi fazla mıydı? İronisi haksızca mıydı? Grotesk miydi?” diye sora sora insanın içi de kurur, niyeti de!

O istek ve niyet kururken içimde, tüm bunları düşündüğüm yerde, bilgisayar başındayken, sağ duvarıma asılı resmim bana sürekli kendini hatırlattı. Bir de üç ayı aşkın zamandır sürdürdüğüm “Aynalarımı İstiyorum” etkinliğim...

O etkinlik, evet bir tür “hakikat arama çabasıydı”. (Çok sevdiğim bir sanatçı arkadaşım bu etkinliğe “sıradışı” dememe çok kızmış; yeni öğrendim. Çok düşündüm üzerinde ama belki de haklı. Ben ne kadar sadece, farklılığını vurgulayarak çağrımın görülebilir, okunabilir, bulunabilir, seçilebilir olması gibi bir duyuru yapmak derdindeysem de, “sıradışı” demek “sıradan” diye bir sıfatın gizli varlığını da imliyor. Haklı.) Tek başına bu etkinliğin duyurusunu (ve aslında benim ürettiğim yaratımın tamamını) bu sergiye taşımak elde bir çözümdü ve “hatalı değildi” bu seçim.

Peki, duvardaki resim ne, diyeceksiniz. Adı “Zor Uyku”. Büyükçe bir “tuval üzerine akrilik” resim. Bu yaz onu “yaptığım” zamanların ve sonuçta ortaya çıktığı halin, “Aynalarımı İstiyorum” etkinliğinin beni düşürdüğü birden fazla çukurdan çıkmamı sağlayan bir gücü ve anlamı oldu. Utanmadan hayatımda yaptığım en güzel resim dedim ona bir yerlerde, birilerine. (ParalaX’ta da yazdım mı bunu acaba?) “Benim kendime aynam”dı o resim ve enlemesine bir bedeni soyut bir mekanda ve başı bir aynanın yanında gösteriyordu. Kimilerinin iki beden dediği bir bedeni; kimilerinin kadın, kimilerinin erkek dediği bir bedeni; kimilerinin çok acı çektiğini düşündüğü, kimilerinin huzur içinde olduğunu düşündüğü... Labirentin bana ayrılan koridorunun bir yanına duyurumu asıp, karşısına da “Zor Uyku”yu asmaktan beni kim alıkoyabilirdi ki!

Karar verdim onları sergileyeceğim.

Karar verdim, ellerimize kan bulaşmadan önce, bulaşırken ve cinayetin ertesinde, kendini “hiç de üzerine düşeni yapmış hissedemeyecek” olan benliğim irkiltmek de, sürpriz bir raslantısallığın çarpıcılığıyla etkilemek de, ironi de istemiyor bugün! O zor uyuduğunu itiraf edecek.

Aynalarını arayacak bu ülkenin!

Çünkü, ya biri ölürse bu gece, yarın gece, perşembe gecesi ya da tam açılış gecesi -tam da biz elimizde içkiler dedikoduya dalmışken-, sergide bizi bulan ve soran izleyicilerle sohbet ederken, hatta sergiden sonra... diye içim kan ağlıyor yine! Ya biri, ikisi, üçü, onlarcası ölürse o insanların, yine ölüm oruçlarında?!

Kandırmayalım kendimizi... Hepimiz biliyoruz yine bilmem kaçıncı ölüde, o da göstermelik bir uzlaşmaya girecek siyasal iktidar ve çoğumuz bir sonraki açlık grevleri, ölüm oruçları, işkenceler için gün saymayacak ve unutacak yine her şeyi!

Eğer ölümse, çaresizlikse, hepimiz kana bulanmanın eşiğindeysek yine bu ülkede, tam da HAKİKAT dediğimiz şey, eskileri gibi yeni CİNAYETLERİN de ÜSTESİNDEN GELEMEMİŞLİĞİMİZİN ADI değil mi ŞİMDİ?

Hakan Akçura

Sanatçının “Görsel Kültür Arşivi” ParalaX’da 7.12.2000 tarihinde yayınlanan yazısı

Veritas Omnia Vincit sergisinden:
Müdahale edilmiş bir sanat etkinliği çağrısı, Hakan Akçura

(103,5x72 cm.; fotoblok üzerine karışık teknik; 2000)